Takım Elbiseli Derviş

Kasım 14, 2009

Bedenimin içinde ruh diye bir akrebin dolaştığına dair yaygın bir kanaat oluşmuş ıssız sokaklarda. Sokaklar ki gün boyu yağmurdan başlarını gökyüzüne kaldıramayacak kadar yorgunlar. Bu yorgunlukları bir hayal dünyasında yaşatıyor onları. Yaşadıkları kadar gerçek, hayallerinin hepsi.

Bir söylentiye göre doğduğum günden beri burca tırmanan akrebin kaderini ruhumda taşıdığım söyleniyor. En son sokakların diline düştü bu söylenti. Oysa ben elleri ceplerinde dolaşan takım elbiseli bir dervişim. Akreplerle olan tüm hasbıhalim düşüncelerimin günde binlerce kez bir akrep dansına eşlik ediyor olması.

Ben, bir akrebin son zehrini kendine sakladığı düşüncelerin bekçisiyim. Düşüncelerimden daha tehlikeli değil hayat diye, içinde otuz yıldır döndüğüm dünya. Issız sokakların hissettikleri bir akrep sancısının yansımasından başka bir şey değil. Binlerce düşüncenin tutuşturduğu alevden bir halkanın içerisinde kalmış akrebin sancısı benimkisi.

Benim neler düşündüğüme dair tahminler yürütüyormuş aynalar. Onlar tahminlerini yürütsünler, ben yürüyorum yağmurun saçlarımı okşadığı bir sokakta. Gözlerim yağmur yüklü bulutlarda, derin bir sukutun damarlarımda dolaştığını hissediyorum. Sükutum, konuşmamdan daha tehlikelidir. Çünkü tüm suskunluklar zehrini kendi içine akıtan bir ruhun varlığını gösterir.

Sokağa açılan pencereler, yağmurun kirlerini yıkamaktan bıkmadığı sokaktan bir dervişin geçtiğini gördüler. İçindeki binlerce isyanı dilindeki duaya teslim etmiş dervişin son zikri: İsyan.

Evet isyan! Vicdanın yaşadığının tek emaresi.

Vicdan, yaşayan bir ruhun son kalesi. O kale düşünce ölür tüm akrepler. İsyanını kendi ruhunda yaşayan bir dervişin düşüncelerinden besleniyor tüm akrepler. Bir vicdanı olması isyana teşvik ediyor tüm yerleşik düzenlerin karşısında dervişi.

Bir gece yarısı kendisine yağmurun eşlik ettiği takım elbiseli derviş, ellerini cebine sokmuş, dilinde isyan türküleriyle ıssız sokaklardan geçip giderken görülmüş.

 


Son Yağmur Damlası

Kasım 1, 2009

Yalnız başına yolculuğa çıkmak için hazırladığı bavullarından birisini daha hazırlamıştı. Ve yine yüzlercesi gibi bu yolculukta bir nedenle başlamadan bitecekti. Bunu bile bile bir bavul hazırlamak! Her zaman bunu yapabileceğine dair kendisini hazır hissetmesine yardımcı oluyordu. Ve bir gün hazırladığı bir bavulla kayıplara karışıp gidecekti. Yastığının altında kefenini hazır tutanlar gibi o da yolculuğu için bir bavulla bekliyordu eşikte.

Yağmur yağıyordu usulca kaldırımlara. Son yağmur damlası yanağına düştü saklandığı saçağın altında. Rüzgardı onu savuran yalnızlığına, milyonlarca damla toprağın bağrında kendisine yer bulurken o yalnızlığı seçimi dışında kabul ederek bir bilinmez yalnızın yanağında kendisine yer bulmuştu. Bulduğu yer, bulunmak isteyeceği son yer olsa bile. Tutunmak için neden bu kadar çaba harcayacağı bir yerde olduğunu zavallı damlada anlamakta güçlük çekiyordu. Damlanın kaderi yanağın sahibinin kaderi oluveriyordu bir an içinde.

Yalnızlığını hissetti yanağında yağmur damlasının. Onun yalnızlığını alsın diye birkaç damla gözyaşı akıttı yanaklarına. Yanağında birkaç damla gözyaşı ve bir yağmur damlası yan yana geldiler. Sanki yalnızlığı bitiverecekti yanında kendine benzeyen damlalar bulunduğunda. Oysa acı daha da koyulaştı yağmur damlası için, onun yalnızlığı bambaşkaydı. Onun yalnızlığı yanağına düştüğü bedenin yalnızlığını yansıtıyordu. Kalabalıklar arasında ama kalabalıkla bir türlü yan yana gelemeyen bir yalnızlık. Yanındakilerin sayısı arttıkça daha da koyulaşıyordu yalnızlığı.

Uzaklaşmak için hep bir bavul hazır tutuyordu. Yalnız başına gidecekti, kimsenin kendisini kendi olarak bilmediği bir yere. Yalnızlığını yalnızlıkla sınamak istiyordu her daim. Ve her daim bunu yapmaktan kaçıyordu. Kendi çelişkisini gördü son yağmur damlasında. Yanındaki göz yaşlarını terk edip gidemiyordu. Gözyaşları onun için gelmişlerdi oraya, kendi kaderini onların kaderiyle bağlayan bu yanaktan süzülüp akamıyordu kendi isteğiyle.

Bir el gelip elinin tersiyle siliverdi yanağı ve yanağın üzerindeki damlaları. Bir infilak yaşanmıştı. Ama bu kimseyi bu kadar sevindirmemişti, son yağmur damlasını sevindirdiği kadar. Elin tersinin sahibi, kendisini de bir gün böyle sevindirecek bir elin hayaliyle milyonlarca yağmur damlasının altından yürümeye başladı kaldırımda.

Ama nedendir bilinmez son yağmur damlasının ardından hiçbir damla yanağa düşmeye cesaret edemedi. Nedeni belliydi elbetteki bilinmez gibi görünsede. Bir kader birçok kaderi bu kadar karanlığa sürüklememeli. Bavulunu toplayıp çekip gitmeli ya da yastığın altında durana sarınıp toprakla hemhal olmalı.


Vesikalık

Ekim 25, 2009

 

 

 

 

Değişmedim

Ben bir ölünün
Vesikalık fotoğrafını taşıyorum
Yüzümde

Değişemedim
Bir Perşembe bu sebeple

 


Deneme Yanılma – Hüseyin AKIN

Ekim 25, 2009

Şairlerin şiirlerini okumak kadar onların nesir olarak kaleme aldıkları kitapları okumakta ayrı bir zevk. Bu noktada İsmet Özel, özel bir yere sahiptir benim gözümde.

İbrahim Tenekeci’nin “Son Düzlük”te kaleme aldığı denemelerinin ardından Hüseyin Akın’ın “Deneme Yanılma” adlı deneme kitabını bir çırpıda okudum. Şairlerin dünyayı faklı algıladıkları malum, bunu şiirlerinin dışındaki kitaplarında görmekte ayrı bir güzellik.

Hüseyin Akın, Deneme Yanılma adlı eserini üç bölüme ayırmış. Birinci bölüm, “Eskizler” adını taşıyor ve yazarın bir nevi poetikası. Şiir ve yazmak üzerine kurulu denemelerinden oluşuyor bu bölüm.

Asıl olanın yazmamak olduğunu düşünen yazar, hayat karşısındaki şaşkınlığımızın bizi yazmaya sevk ettiğini düşünüyor. Sözün ve sükutun alfabeleri sınırlı iken, sessizliğin alfabesinin sonsuz olduğu vurgusunu yapıyor denemelerinde.

Bir sözün güçlü olabilmesini kendi kuvveti dışında tutunduğu dalın kuvvetiyle alakalı görüyor. “Müslüman Şair, bilgi referanslarını nasıl ilahi kaynağa dayandırmak durumdaysa, kalbi referanslarını da ayna kaynaktan almalıdır. Zira hiçbir söz kendinden daha güçlü bir söze tutunmaksızın ayakları yerden kesik bir vaziyette varlığını sürdüremez.” “Müslüman’sanız şiire durmadan önce temiz olmak, niyetinizi gözden geçirmek ve kıbleye yönelmeniz gerekmektedir.” diyor. Bu düşünceye sahip bir insanın dilinden dökülenlere saygı duymak gerektiğini hissediyorum.

“Bütün resmi ideolojiler şiire karşıdır, bütün resmi ilişkiler ve resmi dairelerde selamın yeri olmadığı gibi. Çünkü şiir sizi kendinize yaklaştırır. İnsanın kendine en yakın olduğu an ise, infilakların ve depremlerin vaktidir.” Resmi ideolojiler kendilerini sorgulayan hiçbir söze geçit vermezler, bu yüzden belki de resmi ideolojilerin resmi şairleri var oluyor.

Kitabın ikinci bölümü ise “eski izler” adını taşıyor. Bu bölümde şiire dair duyarlılıklar yazılarda görülse de şiir dışı konulara dokunuyor yazar. Ama bir şair duyarlığıyla olunca bu dokunmalar düşünce yelpazemizden iç ferahlatıcı anlatımlarla karşılaşıveriyoruz.

Konuşmak kadar susmanın önemi üzerinde özellikle duruyor Hüseyin Akın bu bölümdeki yazılarında da, “konuştukça birbirimizden uzaklaşıyor ve konuştukça anlaşamama hızımız artıyor.” Birbirimizi anlamak için konuşmaktan daha çok susmaya ihtiyacımız olduğunu göstermek istiyor.

Eleştiri, can sıkıntısı, uyku ve ölüm arasındaki yakınlık, aşk, intihar düşüncesi, işsizlik düşüncesine farklı bir bakışın yer aldığı denemeler okunmak için kitabın ikinci bölümünde sizi bekliyor.

Kitabın üçüncü bölümü ise şairlere ayrılmış “Küsurat” adını taşıyan son bölümde Hüseyin Akın; Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Zarifoğlu, Hüsrev Hatemi, Arif Ay, Süleyman Çobanoğlu, İbrahim Tenekeci ve İlhami Çiçek hakkında kaleme aldığı yazılarına yer verilmiş. Şairlerin dünyaya bakışları ve şiir algıları hakkında incelemeler yapılmış.

İzzet Koçak & Simeranya Yazıları

Ekim 2009

Bu yazı Kitaphaber.net sitesinde yayınlanmıştır.


Son Düzlük – İbrahim TENEKECİ

Ekim 22, 2009

Dönüp dönüp okunması gereken bir kitap Son Düzlük, Şair İbrahim Tenekeci’nin denemelerini kitaplaştırdığı eseri. Mesleği gereği değil; meselesi sebebiyle yazan bir yazarın derinliğini görüyorsunuz her denemenin içerisinde.
“Evin tapulu, cümlenin orijinal olanı makbuldür” diyen İbrahim Tenekeci, Son Düzlük’teki yazılarını yüzlerce orijinal cümleyle taçlandırıyor. Ufuk açıyor, yön tayin ediyor.

İnsanın mekanı ile yazı arasındaki benzerlik üzerine kurduğu yazısını “Allah evimizi ve cümlemizi korusun” deyerek bitiriyor. Ev ne kadar önemliyse cümlede o kadar önemli “meselesi”olan yazar için.

Hayatın sıradanlığı karşısında bir başkaldırı olarak görüyor yazar yazmak eylemini. Yazmayı yetenekli insanların fanilik karşısındaki göstermiş olduğu tepki olarak görüyor ve bu tepki ne kadar güçlü olursa insan o kadar uzun yaşıyor. Tabi zaman olarak değil, insan olarak, yazar olarak.

Popüler kültüre karşı oldukça yerinde eleştiriler getiriyor. “O kadar hızlı yaşıyoruz ki bazılarımızın ölmeye bile vakti yok…”diye ekliyor. Popüler kültürün teşhircilik üzerine kurduğu düzeni, yetenekli, sağlıklı ve aklı başında insanları görmek ve göstermekle yok edilebileceğini savunuyor; çünkü bu tip insanların popüler kültür içerisinde yer alma imkanı yok.

Yazar bize sürüden ayrılmayı tavsiye ediyor, sürüden ayrılanı kurt kapar, atasözüne başka bir pencereden bakarak sürünün içinde kalmanın daha tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor. “Sürü içinde kuzu kuzu yaşayanlar zamanla kurtlanmaya başlar.” Bu da pek iyi bir şey değil.

“Çok çalışmak üretimi düşürür” tezini savunuyor ve çok çalışmanın zararını şu enfes tespitiyle ortaya koyuyor: “Bir davaya en çabuk küsenler, yeni bir oluşuma ilk önce gidenler, eski adreslerinde en çok çalışanlardı. Dolayısıyla, çok çalışmanın bağlılığı azalttığını söyleyebiliriz.” Bu cümleleri okuduktan sonra, neden görev yaptığım okullardan hemen kaçmak için fırsat kolladığımı daha iyi anladım.

Çok çalışmanın zararlı olduğunu savunuyor İbrahim Tenekeci ve tembellik hakkını sonuna kadar savunuyor; ama asla kolaycılığı hoş görmüyor, “Bir işin zahmetini çekmeyen kişi, onun değerini bilemez. Bir şeye kolay ulaşan, onu kolay elden çıkarır.” Onun temel eleştirisi durmadan çalışan ama bal yapamayan bir çalışma. Çok üretilen ürünün de kalitesinin düşmesi.

İbrahim Tenekeci Son Düzlük’te bizim zihin sağlığımız açısından oldukça faydalı, ironisi bol, hüznü tamam yazılar kaleme almış. Okumakta fayda var.

İzzet Koçak & Simeranya Yazıları

Ekim 2009

Bu yazı Kitaphaber.net sitesinde yayınlanmıştır.