Vesikalık

Ekim 25, 2009

 

 

 

 

Değişmedim

Ben bir ölünün
Vesikalık fotoğrafını taşıyorum
Yüzümde

Değişemedim
Bir Perşembe bu sebeple

 


Deneme Yanılma – Hüseyin AKIN

Ekim 25, 2009

Şairlerin şiirlerini okumak kadar onların nesir olarak kaleme aldıkları kitapları okumakta ayrı bir zevk. Bu noktada İsmet Özel, özel bir yere sahiptir benim gözümde.

İbrahim Tenekeci’nin “Son Düzlük”te kaleme aldığı denemelerinin ardından Hüseyin Akın’ın “Deneme Yanılma” adlı deneme kitabını bir çırpıda okudum. Şairlerin dünyayı faklı algıladıkları malum, bunu şiirlerinin dışındaki kitaplarında görmekte ayrı bir güzellik.

Hüseyin Akın, Deneme Yanılma adlı eserini üç bölüme ayırmış. Birinci bölüm, “Eskizler” adını taşıyor ve yazarın bir nevi poetikası. Şiir ve yazmak üzerine kurulu denemelerinden oluşuyor bu bölüm.

Asıl olanın yazmamak olduğunu düşünen yazar, hayat karşısındaki şaşkınlığımızın bizi yazmaya sevk ettiğini düşünüyor. Sözün ve sükutun alfabeleri sınırlı iken, sessizliğin alfabesinin sonsuz olduğu vurgusunu yapıyor denemelerinde.

Bir sözün güçlü olabilmesini kendi kuvveti dışında tutunduğu dalın kuvvetiyle alakalı görüyor. “Müslüman Şair, bilgi referanslarını nasıl ilahi kaynağa dayandırmak durumdaysa, kalbi referanslarını da ayna kaynaktan almalıdır. Zira hiçbir söz kendinden daha güçlü bir söze tutunmaksızın ayakları yerden kesik bir vaziyette varlığını sürdüremez.” “Müslüman’sanız şiire durmadan önce temiz olmak, niyetinizi gözden geçirmek ve kıbleye yönelmeniz gerekmektedir.” diyor. Bu düşünceye sahip bir insanın dilinden dökülenlere saygı duymak gerektiğini hissediyorum.

“Bütün resmi ideolojiler şiire karşıdır, bütün resmi ilişkiler ve resmi dairelerde selamın yeri olmadığı gibi. Çünkü şiir sizi kendinize yaklaştırır. İnsanın kendine en yakın olduğu an ise, infilakların ve depremlerin vaktidir.” Resmi ideolojiler kendilerini sorgulayan hiçbir söze geçit vermezler, bu yüzden belki de resmi ideolojilerin resmi şairleri var oluyor.

Kitabın ikinci bölümü ise “eski izler” adını taşıyor. Bu bölümde şiire dair duyarlılıklar yazılarda görülse de şiir dışı konulara dokunuyor yazar. Ama bir şair duyarlığıyla olunca bu dokunmalar düşünce yelpazemizden iç ferahlatıcı anlatımlarla karşılaşıveriyoruz.

Konuşmak kadar susmanın önemi üzerinde özellikle duruyor Hüseyin Akın bu bölümdeki yazılarında da, “konuştukça birbirimizden uzaklaşıyor ve konuştukça anlaşamama hızımız artıyor.” Birbirimizi anlamak için konuşmaktan daha çok susmaya ihtiyacımız olduğunu göstermek istiyor.

Eleştiri, can sıkıntısı, uyku ve ölüm arasındaki yakınlık, aşk, intihar düşüncesi, işsizlik düşüncesine farklı bir bakışın yer aldığı denemeler okunmak için kitabın ikinci bölümünde sizi bekliyor.

Kitabın üçüncü bölümü ise şairlere ayrılmış “Küsurat” adını taşıyan son bölümde Hüseyin Akın; Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Zarifoğlu, Hüsrev Hatemi, Arif Ay, Süleyman Çobanoğlu, İbrahim Tenekeci ve İlhami Çiçek hakkında kaleme aldığı yazılarına yer verilmiş. Şairlerin dünyaya bakışları ve şiir algıları hakkında incelemeler yapılmış.

İzzet Koçak & Simeranya Yazıları

Ekim 2009

Bu yazı Kitaphaber.net sitesinde yayınlanmıştır.


Son Düzlük – İbrahim TENEKECİ

Ekim 22, 2009

Dönüp dönüp okunması gereken bir kitap Son Düzlük, Şair İbrahim Tenekeci’nin denemelerini kitaplaştırdığı eseri. Mesleği gereği değil; meselesi sebebiyle yazan bir yazarın derinliğini görüyorsunuz her denemenin içerisinde.
“Evin tapulu, cümlenin orijinal olanı makbuldür” diyen İbrahim Tenekeci, Son Düzlük’teki yazılarını yüzlerce orijinal cümleyle taçlandırıyor. Ufuk açıyor, yön tayin ediyor.

İnsanın mekanı ile yazı arasındaki benzerlik üzerine kurduğu yazısını “Allah evimizi ve cümlemizi korusun” deyerek bitiriyor. Ev ne kadar önemliyse cümlede o kadar önemli “meselesi”olan yazar için.

Hayatın sıradanlığı karşısında bir başkaldırı olarak görüyor yazar yazmak eylemini. Yazmayı yetenekli insanların fanilik karşısındaki göstermiş olduğu tepki olarak görüyor ve bu tepki ne kadar güçlü olursa insan o kadar uzun yaşıyor. Tabi zaman olarak değil, insan olarak, yazar olarak.

Popüler kültüre karşı oldukça yerinde eleştiriler getiriyor. “O kadar hızlı yaşıyoruz ki bazılarımızın ölmeye bile vakti yok…”diye ekliyor. Popüler kültürün teşhircilik üzerine kurduğu düzeni, yetenekli, sağlıklı ve aklı başında insanları görmek ve göstermekle yok edilebileceğini savunuyor; çünkü bu tip insanların popüler kültür içerisinde yer alma imkanı yok.

Yazar bize sürüden ayrılmayı tavsiye ediyor, sürüden ayrılanı kurt kapar, atasözüne başka bir pencereden bakarak sürünün içinde kalmanın daha tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor. “Sürü içinde kuzu kuzu yaşayanlar zamanla kurtlanmaya başlar.” Bu da pek iyi bir şey değil.

“Çok çalışmak üretimi düşürür” tezini savunuyor ve çok çalışmanın zararını şu enfes tespitiyle ortaya koyuyor: “Bir davaya en çabuk küsenler, yeni bir oluşuma ilk önce gidenler, eski adreslerinde en çok çalışanlardı. Dolayısıyla, çok çalışmanın bağlılığı azalttığını söyleyebiliriz.” Bu cümleleri okuduktan sonra, neden görev yaptığım okullardan hemen kaçmak için fırsat kolladığımı daha iyi anladım.

Çok çalışmanın zararlı olduğunu savunuyor İbrahim Tenekeci ve tembellik hakkını sonuna kadar savunuyor; ama asla kolaycılığı hoş görmüyor, “Bir işin zahmetini çekmeyen kişi, onun değerini bilemez. Bir şeye kolay ulaşan, onu kolay elden çıkarır.” Onun temel eleştirisi durmadan çalışan ama bal yapamayan bir çalışma. Çok üretilen ürünün de kalitesinin düşmesi.

İbrahim Tenekeci Son Düzlük’te bizim zihin sağlığımız açısından oldukça faydalı, ironisi bol, hüznü tamam yazılar kaleme almış. Okumakta fayda var.

İzzet Koçak & Simeranya Yazıları

Ekim 2009

Bu yazı Kitaphaber.net sitesinde yayınlanmıştır.


KANLA ÇİZİKTİRİLMİŞ PUSU

Ekim 19, 2009

Mekanın pekte anlamı yoktu. Her yer bizim mekanımız olabilir.

Zaman bir “an” için çok şey ifade etmiyor. Akıp giden bir zamandan bahsetmiyoruz. Bizim olayımız bir “an”da olup bitiyor.

Kişilerin kim olduğu pek belli değil; zira daha bir olayda yok. Bir olayımız olursa kişilerde olaya göre inkişaf edecektir.

Yalnız bir tanesi az buçuk belli gibi.
Ortada yoksa sadece bir kişilik, bir olay mı var? Zannetmiyorum.

Hava kapalı.
Sokakta kimsecikler olmamasına özen gösteriyorum.
Asfaltın üzeri ıslak.
Az önce hafiften bir yağmur geçmiş.
Duvar dibinde bir kedi, kedinin yanında çöp tenekesi.

İçimde binlerce yıl ötesinden taşınmış bir sıkıntı var. Sıkıntıyı seviyorum. Beni dinç tutuyor. Kendimi ortalığa salı vermiyorum. Çokta gülmüyorum. Ciddiyim. Çünkü çok şey biliyorum dünyaya ait. Gülemiyorum. Gülmekte yalancı bir şeylerin ifadesi var. Maskeli baloda olmak için yaşamıyorum ben. Gülüyor gibi mi geliyor oradan yoksa.

Saate bakıyorum.
Baktığım şeyi görmek gibi bir niyetim yok. Her şeyi görmeye de tahammül edemiyorum. Bakıyorum ve görmemenin hazzını yaşıyorum.

Hiç sevgilim olmadı/ sevginin olmadığı yerde sevgi ile eşleştirilmiş kelimenin olması, anlamsızlığın anlamsızlığı olurdu.

Kadınlar bu dünyanın en tehlikeli teröristleridir. Bombayı göz yaşlarında taşırlar. Karşı koyamazsınız. Cesediniz yakışıklı bir ihtiyar olur. Tabutunuz pırıl pırıl.

Tanrı, başıboş koyunlar gibi yaratıp bırakmamış bizi dünya tarlasına. Fazla semirip şişmeye başlayınca çobanlar göndermiş. Peygamber mesleği…

Sokakta.
Bir cinayet işlendi. Bir adamın ruhu katledildi. Kalbi yıkandı.
Pusu kurmuşlardı hayatının her köşesine adamın.
Bu adam kimdi?
Asfalta kanla çiziktirilmiş bir not bıraktı:

“Benim siz olmadığımı kimse bilmiyor.”


İmkânsız Öyküler – Rasim Özdenören

Ekim 18, 2009

Harika bir kapak! Kitabı ilk gördüğümde düşündüğüm şey bu idi. Zaten kitabın içeriğinin beni memnun edeceğinden emindim. Kitabı okuduktan sonra da hayal kırıklığına uğramadım. Ama kapak tasarımı oldukça hoşuma gitti. Tam kitabın adına uygun bir kapak hazırlanmış. İyi kitap kapağından belli olur, demek isterdim ama nice iyi kapaklı içi boş kitaplar dolu kitapçı raflarında.

Daha sonra fark ettim ki İz yayınları Rasim Özdenören’in yenilediği kitaplarını da aynı kapak tasarımında sunuyor okuyucusuna. Buna biraz içerledim. Rasim Özdenören’e ait kitaplığımdaki kitapları İz yayınlarına gönderip yeni kapak tasarımlı baskılarıyla değiştirmelerini istemeyi düşündüm. Bu düşüncemi belki kendimde eleştirmiş olsam da böyle değişiklikleri nedense sevemedim. Hele elinizde olan kitabın yeni bir baskısına eklemeler yapıldığını görmek tamamen sinir bozucu.

Neyse, İmkansız Öykülerimize geri dönelim. Rasim Özdenören Türk edebiyatının önemli bir direği onun yaptıkları da elbetteki önemli. Rasim Özdenören’in denemelerini beğeniyle okurum. Denemeleri önemli bir yeri doldurmaktadır zihin yapımda. İmkansız Öyküler’de Rasim Özdenören, öykü dili ile deneme dilini birbirine oldukça yaklaştırmış. Bazen bir öykümü yoksa denememi okuduğunuz konusunda tereddüde düşebiliyorsunuz. Bu yazım alanında yenilik olarak karşımızda duruyor.

Kitabın içerisinde seksen tane kısa öykü yer alıyor. Öykülerin uzunlukların kitap içerisinde iki sayfayı geçmiyor. Kısa olmalarına rağmen öyküler üzerinde ince elenip sık dokunmuş. Her cümleye kelimeler Rasim Özdenören tarafından bir kuyumcu özeniyle yerleştirilmiş. Ortaya çıkan öykülerde bu emeği hemen görüyoruz.

Kitaba başladığımda ilk iki öyküyü hızla okudum. Döndüm ve tekrar yeniden okudum. Kel Satıcı ve Kör Kemancı öyküleriydi bunlar. Bana kitabın adına uygun olarak kitabın tamamında imkansızlıkların anlatılacağı hissini verdi bu öyküler. İki öyküde gerçekliği imkansızlık içerisinde bırakacak şekilde kurgulanmıştı. Ama daha sonraki öykülerde bunun değiştiğini gördüm. Rasim Özdenören, çocukluk günlerinden, ölümden, bayramlardan, hayatın içinde olan her durumu ustalıkla öykülerinin içerisine almıştı.

Bu güzel ve deneme diline yakınlığıyla ilginç olan öyküleri okumak gerekir.

İzzet Koçak & Simeranya Yazıları

Ekim 2009


Bu yazı Kitaphaber.net sitesinde yayınlanmıştır.